Mühendisliğin Türkiye’deki Geleceği Üzerine

Giriş

Mühendislik ürünleriyle sarılı her yanımız…Bu yazıyı okumanıza vesile olan her araç bir mühendislik eseri…Bilgisayar, tablet, cep telefonu…Bunları besleyen elektrik, o elektriğin üretilmesi vs… Hayatımızın bu kadar içerisinde ve eserleri her yanımızı kuşatmış durumda…

Bu yazıda daha çok eğitim açısından olmak kaydıyla ülkemizdeki mühendisliğin geleceği üzerine görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Eğitim Açısından Konuya Bakış

Mühendislik modern zamanlarda artık bir formasyon hâlini almış durumda…Bir üniversite eğitimi sonucunda bu ünvan size veriliyor. Ağır dersler görüyorsunuz, formüller, sistemler, vs.ler…Mühendis olmak zor bir eğitim sonrasında oluyor ama kanaatimce aslında okuldan sonra gerçek anlamda bir mühendis olmuyorsunuz. Yani ünvanı alıyorsunuz, imza yetkiniz var ama mühendis olmak ayrı bir konu diye düşünüyorum. Akademide profesör mühendis olabilirsiniz ama mühendis olmamış olma ihtimaliniz de var. Çünkü mühendis kafası özel bir kafadır ve bir çok alt disiplini içerisinde barındırır. (Ben de bu kafayı tam olarak edinmeye çalışıyorum) Bir çok teknik ve teknik olmayan yeteneği içinizde bulundurmanız gerekiyor. En önemlisi eleştirel düşünme, analiz ve sentez yapabilme, ileri görüşlü olabilme gibi çok önemli yetenekleri bünyenize kazandırmanız gerekiyor. Ne yazık ki benim eğitimimde yer almayan ama sonradan edinmeye çalıştığım felsefe altyapısını da yeteneklerinize katmanız önem arz ediyor. Çünkü mühendisliğin ürünü teknolojinin beşiği bilim bir zamanlar felsefe ile ayrılmaz bir bütündü, sonradan ayrıldı. Dolayısıyla felsefesiz bir mühendisliğin çok sığ kalma ihtimali vardır.

Ülkemizde modern anlamda mühendisliğin tarihi çok eski de değil, çok yeni de değil. Ağır askeri yenilgiler alan Osmanlı Devleti mevcut kafasıyla başarılı olamayacağını anlayınca 1773’te(bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi’nin eski hâli olan) Mühendishane-i Bahri Hümayün’ü sonra da 1795’te Mühendishane-i Berri Hümayün’ü kurdu.Motivasyon daha çok askeri bir hüviyete bürünmüş durumdaydı.Yani sivil ya da devlete ait bir sanayi kurma gayesiyle değil, askeriyeyi besleme gayesiyle kuruluyordu. O yıllardan bu güne kalan bir özel teşebbüs sanayi firmamız yok maalesef. Yaptığım araştırmalarda en eski şirket olarak ürünlerini çok sevdiğim Hacı Bekir Lokumları gözüküyor ki lokum yapmak için mühendis olmanıza gerek yok. Dolayısıyla modern anlamda halka inmiş, taban bulmuş bir mühendislik geleneğimizin olmadığı âşikâr. Bu iş Cumuhuriyet’e kalmış gözüküyor.

Cumhuriyet’in kazanımlarıyla ülkemiz çok kısa sürede çok büyük ilerlemeler katetti diyebiliriz. Çalıştığım süre boyunca çok tecrübeli, mesleğinde 40.-50. senesini doldurmuş mühendis abilerimle (beraber çalıştığım mühendis ablam olmadı maalesef) birlikte çalıştım. Onların anılarını bol bol dinleme fırsatım oldu. Onlar çok kıt kaynaklarla, çok zor şartlarda mesleklerini icra ettiler. Ülkenin sanayisinin bugünlere kadar gelmesini sağladılar. Onlarda gerçek bir mühendisin nasıl düşündüğünü, problemleri nasıl ele aldığını ve çözdüğünü, iş ahlaklarını gözlemleme fırsatım oldu.

Üzülerek söylemeliyim ki ben o mühendis abilerimdeki iş disiplini, ahlâkı ve becerisini yeni mühendislerde hatta bazen de kendimde göremiyorum. O abilerimden edindiğim görgüyle bir yerlere gelebildim diyebilirim. Onlar tüm imkansızlıklara rağmen çok iyi hocalardan eğitim gördüler. Anlattıkları hocaları bugün anca en iyi üniversitelerimizde görüyorsunuz. Diğerlerinde de idealist hocalar işi sürüklüyorlar. Bu sebeple ülkemizdeki mühendisliğin geleceği konusunda görüşlerim dalgalı kur gibi. Savunma sanayindeki başarıları görünce mutlu oluyorum ama yakın çevremdeki ve dinlediğim örnekleri görünce karamsarlığa kapıldığım oluyor. Ne yazık ki bazı meslekdaşlarım mesleğin kendisini değil kibrini taşıyorlar. Bu da mühendisliğin şânına gölge düşürüyor.

Beni karamsarlığa götüren en önemli gözlemim eğitim sistemindeki kötü dindarlaşma ve buna bağlı olarak ta akıl tutukluğu, bozulması…İyi olsa sorun yok, -iyi olma ihtamali de yok bu gidişle- ama ne yazık ki kötü bir dindarlaşma var. Dengesiz,kaba, kasaba seviyesinde bir ufku olan, dünyadan bihaber, maddiyat-maneviyat dengesini kaybetmiş, zihniyeti yüzlerce yıl geride kalmış, bugünü okuyamayan vs.vs garip bir yaklaşım egemen olmaya başladı ülkemizde. Şunu söylemeliyim ki: İmam kafasıyla mühendis olunmaz. İmam kafasıyla imam olunur. (İmam kardeşlerim alınıyorlarsa alınmasınlar, doğru anlayıp hüsn-i zanla bakarlarsa onlara bir şey söylemediğim anlaşılır)

Bunu gittikçe daha çok imam hatip açmayı önceleyen eğitim politikamızı görerek söylüyorum. Eğer orta öğretimde imam hatip kafası egemen olursa, mevcut dini paradigmamız gereği bu eğitim sürecinden iyi mühendisler çıkmaz.Çıktığı kadarı da bu kadar olur. Çünkü mevcut dini paradigma bir mühendis için besleyici değil.Daha çok kafa karıştırıyor. (Burada dinin orijinal ve indirilmiş hâlinden çok bugün hâkim olan yorumu kastediyorum.) Mü’min, konulara vâkıf bir mühendis olabilmek için neredeyse ilahiyat okumanız gerekiyor. Ya da mesleğinizden çok inancınızla ilgilenmeniz gerekiyor.

Bugün üniversitelerimizdeki başarılar sistemden çok bireysel çabaların ürünü…H indeksi 0 olanla 60 olan aynı maaşı alıyor. Bu da şevk kırıcı bir sistem meydana getiriyor. (Ben h ve atıf indeksine göre, performansa dayalı maaş sistemi olması taraftarıyım.) Bu sistem de inovasyonu ve ilerlemeyi tahrik etmiyor. Tüm bu dezavantajlara rağmen iyi niyetli ve gayretli hocalarımız işi sürüklüyorlar. Ama diğer yandan hayatında bir makale bile yazmamış profesörler duyuyorsunuz. Böyle profesörlerin olduğu ünivesiteden de iyi mezunların çıkmayacağı âşikârdır diye düşünüyorum. Dolayısıyla bu konuda sisteme sıkı bir şekilde el atılmalı diye düşünüyorum.

Bu konuda söylenebilecek çok şey var. Üniversitelerin pratikle bağının zayıf olması, dillere yerleşmiş ama uygulamaya doğru dürüst yerleşmemiş üniversite-sanayi işbirliği var. Hem okumaya hem de sektörde çalışmaya çok uygun olmayan bir ders programı var. Okunanların çok azının sektörde uygulanması var. Var da var… İnşaAllah işin başındakiler kıvır zıvır işlerden başlarını kaldırırlar da bu işlere el atarlar. Âmin…

Sanayideki Durum Açısından Konuya Bakış

Türkiye’de modern anlamda sanayi Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıktıysa da esaslı girişimler Cumhuriyet’le olgunlaştı denilebilir. Muazzam bir ivmeyle genç Türkiye Cumhuriyeti küllerinden doğdu ve sanayi dalında büyük ilerlemelere sahne oldu.

Benim bu bölümde yazacaklarım Türkiye’nin başlıca sanayi şehirlerinde verdiğim eğitimlerde, katıldığım bilimsel ve sanayi etkinliklerinde, meslektaşlarımla diyaloglarımda gözlemlediklerimden kaynaklanmaktadır ve benim ufkum, gözlem kapasitem ve subjektifliğimin sınırları dahilindedir. Bu hususta bildiklerimi paylaşacağım ve yazdıklarım kiminize doğru kiminize yanlış gelebilir. Katılmayabilirsiniz. Ben de en kapsamlı verileri sunduğum iddiasında değilim. Bu sebeple yazdıklarımı bu çerçevede değerlendirmenizi istirham edeceğim.

Benim gözümde Türkiye’de sanayi ve mühendislik çok büyük bir potansiyeli aynı zamanda kadim sıkıntıları içerisinde barındırıyor.

  • Sahip olduğumuz (Avrupalıların pek sahip olmadıkları) süper pratik zekâ, çetrefilli ve teorik bilgi gerektiren işlerde tökezliyor. Bu zekâmız basit sorunları çözmede işe yarıyor. Ama problem zorlaştıkça işler karışıyor.
  • Hesaba göre iş yapmaktan pek haz almıyoruz. Sağduyu ve sezgiyle karar verme daha çok tercih ediliyor.Aselsan’da hesap-kitap daha baskınken Dudullu İMES sanayi sitesindeki sıradan bir firmada ikincisi görülüyor.
  • Sistemli olmayı çok istiyoruz ”sistem yok abi, sistem” deyip duruyoruz ama sistemin olmazsa olmazı, kurallara ve talimatlara uymakta çok isteksiz davranıyoruz. Bu konuda samimiyetimiz zayıf. Mesela, ISO 9001 gibi kalite sistemleri müşteri istiyor, iş alalım diye alınıyor ve büyük paralar veriliyor. Belgeler duvarlara asılıyor, web sitelerine konuluyor. Fakat sistemi fiilen uygulama konusunda denetimden önceki bir kaç haftayla sınırlı bir uygulama peryodumuz var.
  • Kararlarımız daha çok duygusal ve kararlarımız daha çok limbik sistemin ürünü olarak kalıyor. Kortekse pek iş düşmüyor. Kararlarımızda duygusallık çok baskın gözüküyor. Düşünürken rasyonel, karar alırken duygusal davranıyoruz. Bunun bir dengeye oturması gerekiyor.
  • Bilgiye önem verme konusunda zayıfız. Mevcut dini yorumun, ekolün Kur’an’a rağmen bilgiye önem vermemesi, nakilci olması çok başat bir faktör. Hâlbuki Kur’an’da kitap ehli yâni bilgi ehli kulların kıssaları anlatılır.
  • Yeni, daha faydalı bilgiden çok eski, iş gören bilgi tercih ediliyor. Bidata alerjili zihnimiz yeniliğe çoğunlukla kapalı.
  • Bilenden iş öğrenmeyi çok istiyoruz ama bilen yetiştirme konusunda zayıfız. Ne yazık ki bilenler de burunlarından kıl aldırmıyorlar ve çok kaprisli ve nazlı oluyorlar. Bu bile firmaların gelişememesine, gelişmelerin bu bilenlerin keyfine bağlı olduğu durumlar oluyor.
  • Sorunların çözümünü kendimiz bulmaktan çok bir bilenden öğrenmeye daha yatkınız. Bu aslında ilk bakışta doğru gelecektir ama eğer sorun kendi firmamız oluyorsa onu en iyi firma sahipleri bilebilir. Bilen ve tecrübeli kişiler eğer o sorunu aynen yaşamışlarsa ve şartlar aynıysa faydalı olabilirler.
  • Bilene hürmetimiz çok ama kendimiz bilen olmak için pek gayretli değiliz.
  • Kaderci anlayış çok hâkim…Sebep sonuç ilişkilerini kurmakta çok sıkıntı çekiyoruz. Yeterli mesleki eğitim almamış çalışanlarda sorunları metafizik hadiseler olarak görme eğilimi olabiliyor. Çok basit bir sebebi olan bir kazayı kadere bağlayabiliyor ve gelecekteki kazaların önüne geçilemiyor. Burada Kur’an’la alakası olmayan kader algımızın ve tasavvurumuzun çok etkisi var. Bundan kurtulmadıkça, takdir-i ilahi denilecek kazalar olmaya devam edecek.
  • Aklı kullanma gerilerde. Bu, kurumsal firmalarda, ihracat yapan firmalarda daha az görülüyor ama küçük ve orta ölçekli işletmelerde akıldan çok sezgi ve duygusal devreler kullanılıyor. Tabii oradaki çok akıllı ve zeki çalışanları ayırıyorum. Onlara selam olsun…
  • Daha iyi ve faydalı olanı kolay olana kurban ediyoruz. Kolaya bir zaafımız var ve ona gözümüz gittiğinde daha iyi ve faydalı sonuç alınacak bile olsa zor gibi gelen seçenek yerine kolay tercih ediliyor. Zor gibi gelen daha faydalı seçenek için epey dil dökmeniz, primler vermeniz ve motive etmeniz gerekiyor.

Bu liste uzar gider. Mühendislik, bu sorunların yaşandığı sanayide yapılmaya çalışılıyor. Ülkemizin kg başına döviz getirisi ve katma değeri yüksek ürünler tasarlaması ve üretmesi hususunda sorunlar bu ve aklıma gelmeyen diğer aksaklıklardan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Bu sorunlar sadece küçük ve orta ölçekli işletmelerde değil, çok büyük ve hatta ihracat yapılan işletmelerde de yaşanabiliyor. Dolayısıyla sorun işletmelerden bağımsız ve ülkemizin genel sorunlarıymış gibi gözüküyor.

Sonuç

Ülkemizin yüzlerce yıllık bir birikime sahip olan Batı’daki bilimsel ve teknik mantaliteden mahrum kalmış olması rekabette bizi geriye itiyor. Cumhuriyet’le sağladığımız ama son senelerde düşürdüğümüz ivmeyi yeniden kazanmamız gerekiyor. Ne yazık ki de dini eğitime daha çok önem vermeye başlamamızın da etkisiyle bilimsel ve felsefi düşünce gündemimizden uzaklaşıyor. Mühendislik bilim ve felsefe olmadan sığ kalan ve ilerleyemeyen bir disiplindir. Bu sebeple zihin dünyamızda, dünyayı algılama tarzımızda vs. büyük inkılaplar yapmadıkça ses getiren mühendislik ürünleri tasarlayamayacağız ve üretemeyeceğiz. Başta eğitim olmak üzere yapısal sistemde bu inkılapları yapıp müreffeh ve huzurlu bir geleceğe yol alabiliriz diye düşünüyorum. Rabbim bu inkılapları yapacak kadroları ve zihniyeti nasib etsin. Âmin…

Yorum bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.